Posted by: Stoic Obsesif on: Temmuz 19, 2009
Evsizlik ne kötü bir hismiş sebep oldukları bakımından… Yoğunca geçirilen bir senenin ardından biraz; çok az, kafa dinlemek gayesiyle uzanmış yatağa hafif bir müzik eşliğinde yarı uyur yarı uyanık bir demlilikte bakarken tavanda usulca dönen vantilatörün ahenkle duvarda oluşturduğu gölgenin engin ritmine; gelecek planları yumuşak zihinsel etkinliklerle gözden geçirilirken hiç beklenmedik bir şekilde “ev” e geliverenlerin doğrudan “defol git ‘ev’den” şeklinde anlaşılmasına sebep olacak ruh hali içerisinde olmak muhtemelen bencileyin bir gafilin sonu olacak silkelenimlerin tetikleyicisi olacak.
Evsizlik geçer lakin de evde sensizlik daha zor “gelecek” sanıyorum. Öylesine bir geleceğin gelecekliğine küfretmek istiyorum genel istemsizliğime direten depresiviteme rağmen; artmış yaşıma inat gözyaşlarımı yüzümün derin kıvrımlarından aşağılara doğru koyuru-vermek istiyorum. Durumun kendisinden kaynaklandığını bildiğim ve geçiciliğinden ölümlülüğüme duyduğum inaç nispetinde emin olduğum hissİyatın varlığından mahzun geziniyorum yeryüzünde… Asla sahip olmadığım kimi “an”ları özlüyorum… Üzülüyorum.
Posted by: Stoic Obsesif on: Haziran 14, 2009

Talih… Ne çok severiz şanslı olmayı… Bahtı, olasılıktan ibaret sayarken değil elbette. Çok derinlerimize işlemiş “yegânelik” beklentimiz gereğince. Bu biriciklik öylesine anlamlı hissettirir ki bizlere kendimizi, beğenmesek de mantıksız bulsak da kalbimizin okşandığını hissederiz talih kuşunun tüyleriyle. Hemen kanıksar bu örtüyü, sarılırız bir güzel ona, ana kucağıymışçasına… Sâhi, annemizin kucağı da benzeri bir özellik taşıyor değil midir zaten? Bilinmedik bir coğrafyanın kanıksanılmaya mecbur kalınan ovası değil midir orası? Pekiştirilen bu sanrı sonrasında “ana kucağı benzerliği” ‘ni güvenilirlik ölçeğine dönüştürmez miyiz? Onunla kıyaslamaz ( cetvelle ölçmek gibi. Doğrusal değil! ) mıyız sevgilinin saçlarımızı okşayışını, gözlerimize şefkatle baktığında gözünün bebeğinde beliren ışıltıyı… En baştaki bu konumlanışın kendisinin, bizim dışımızdalığını nasıl kabullenir, nasıl anlar, nasıl unutur, nasıl “severiz”? Peki bunları hepimiz mi yaparız?
Yazının devamını oku »
Posted by: Stoic Obsesif on: Nisan 10, 2009
Başlangıç ve bitişlerden ibaret gibi gelir insana hayat, her geçiş döneminin evvelinde. Evvelce yapılan onca iş, sadece bir sonraki basamağa geçerken sahip olunan azık mahiyetine bürünür. Bu pervasızlığı anılarımızın; olağan yaşamımızın hiçbir diliminde ise göstermez kendisini. Kızgınlıklarımız cehennem gibi derin, yakıcı, boğucu, şoke edici ve cezalandırıcıdır. Cehaletimiz; çelik sertliğinde, soğukluğunda, eğilmezliğinde ve rengindedir. Gri bir ton saçarız etrafımıza sahip olduğumuz bilginin hayatımıza yetmediği durumlarda. Oysa yaşanılan en güzel ya da en kötü anılar sadece içinde bulunduğumuz, olayı değerlendirdiğimiz ânda sahip olduğu kadar anlamlıdır. Örneğin; on sene evvel kaybettiğimiz bir dostun, dostluğun bugün için anlamı on sene önce yaşadığımız, deneyimledğimiz kadar yaralayıcı olmaz, dostun, dostluğun anlamını unutmamızdan galiba. Dolayısıyla yaşanılanların etkileri bugün ne halde olduğumuza bağlıdır. Ancak…
Yazının devamını oku »